Bu yazımız içerisinde Antalya Tarihi Yerler üzerine konuşacağız. Antalya denildiğinde, günümüzde milyonlarca turistin zihninde canlanan ilk görüntü; her şey dahil lüks oteller, turkuaz rengi Akdeniz suları, palmiyeler ve yakıcı bir güneştir. Ancak bu modern tatil maskesinin sadece birkaç santim altına indiğinizde, dünya tarihinin en kanlı, en görkemli ve en efsanevi sahnelerinden birinin tam ortasına düşersiniz.
M.Ö. 2. yüzyılda Bergama Kralı II. Attalos, akıncılarına şu efsanevi emri verir: “Gidin ve bana yeryüzündeki cenneti bulun!” Askerler aylarca Anadolu’yu karış karış gezdikten sonra, Toros Dağları’nın o sarp ve heybetli yamaçlarının Akdeniz’in lacivert sularıyla öpüştüğü bu noktaya gelirler. Kral, burayı gördüğünde o kadar büyülenir ki, kendi adını vererek “Attaleia” kentini kurar. İşte bugün dünyanın turizm başkentlerinden biri olan Antalya, adını ve ruhunu o Bergama kralından alır.
Ancak burası sadece bir Helenistik krallık projesi olarak kalmamıştır. Antalya; Büyük İskender’in ordularına kök söktüren, bağımsızlıklarına ölümüne düşkün dağlıların (Termessosluların) yurdudur. Korsanların Akdeniz’de terör estirdiği, sonrasında Roma İmparatorluğu’nun en zengin, en görkemli mermer metropollerini (Pamfilya) inşa ettiği coğrafyadır. Kış aylarında Selçuklu sultanlarının Konya’nın dondurucu soğuğundan kaçıp sığındığı, ulu camiler ve medreselerle süslediği bir “Darü’l-Celal”dir (Celal Evi).
YeGez olarak hazırladığımız bu devasa rehberde, sizi sadece plajlarda güneşlenmeye değil; suların içinden yükselen Likya lahitlerine dokunmaya, asırlardır sönmeyen mitolojik ateşlerin etrafında oturmaya ve mermerin adeta ete kemiğe büründüğü devasa antik metropollerin izini sürmeye davet ediyoruz. Hazırsanız, Akdeniz’in masmavi derinliklerinden, Torosların kartal yuvalarına doğru muazzam bir zaman yolculuğuna çıkıyoruz!
Şehrin Kalbi ve Hafızası: Kaleiçi ve Müzeler

Antalya’yı anlamak, onun o devasa tatil köylerinden sıyrılıp, ilk kurulduğu o korunaklı ve kadim çekirdeğe inmeyi gerektirir. Sarp falezlerin üzerine bir kartal yuvası gibi inşa edilen Kaleiçi, Hellenistik dönemden Roma’ya, Bizans’tan Osmanlı’ya kadar üst üste binmiş bir medeniyetler pastasıdır.
İmparatorun Onuruna Mermerden Bir Taç: Hadrian Kapısı (Üç Kapılar)
Kaleiçi’ne girerken sizi karşılayan o görkemli beyaz mermer yapı, zamanın durduğu ve kentin hafızasının başladığı yerdir. M.S. 130 yılında, Roma İmparatoru Hadrianus’un (kıtaları aşan seyahatleriyle ünlü büyük imparator) Antalya ziyareti onuruna inşa edilen Hadrian Kapısı, halk arasındaki adıyla “Üç Kapılar”, kenti çevreleyen surların günümüze ulaşabilmiş en muazzam parçasıdır.
Bu kapı sıradan bir giriş değil, adeta taşa işlenmiş bir zafer takıdır. Üç adet kubbeli kemerden oluşan ve iki tarafı korint başlıklı devasa sütunlarla desteklenen kapının altından geçerken başınızı mutlaka yukarı kaldırın; kemerlerin iç kısımlarındaki kasetli tavan süslemelerinin (çiçek ve rozet motiflerinin) 2000 yıl sonra bile ne kadar kusursuz durduğunu göreceksiniz. Efsaneye göre Saba Melikesi Belkıs, Kral Süleyman’ı ziyarete giderken bu kapıdan geçip Aspendos’ta mola vermiştir. Günümüzde kapının altındaki cam korumaların altından bakarsanız, asırlar boyu burayı arşınlayan at arabalarının mermer zeminde bıraktığı o derin ve sarsıcı tekerlek izlerini görebilirsiniz.
Zamanın Durduğu Sokaklar ve Selçuklu Zarafeti: Yivli Minare ve Kaleiçi
Hadrian Kapısı’nın o serin gölgesinden içeri adım attığınız an, modern Antalya’nın korna sesleri ve telaşı bıçak gibi kesilir. Daracık, labirenti andıran taş sokaklar, yüksek duvarların ardına gizlenmiş ve avlularından begonvillerin sarktığı asırlık Osmanlı ve Rum konakları sizi karşılar. Kaleiçi’nin bu karmaşık sokak planı bir tesadüf değildir; yazın kavurucu Akdeniz güneşini kesmek ve denizden esen serin rüzgarı sokak aralarında hapsetmek için bilerek dar ve kavisli yapılmıştır.
Sokaklarda kaybolarak yürürken karşınıza Antalya’nın silüetini ve İslami kimliğini belirleyen o zarif eser çıkar: Yivli Minare. 13. yüzyılda Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubad tarafından yaptırılan bu yapı, klasik yuvarlak minarelerin aksine, gövdesindeki 8 adet yarım silindir şeklindeki yiv (oluk) ile adeta gökyüzüne uzanan bir sütunu andırır. Minarenin gövdesini süsleyen firuze ve lacivert renkli çiniler, Selçuklu estetiğinin bozkırdan Akdeniz’e taşıdığı bir imzadır. Hemen yanındaki Karatay Medresesi ve Mevlevihane ile birlikte burası, dönemin en büyük bilim ve sanat merkezlerinden biridir.
Bir diğer ilginç yapı ise Kesik Minare (Korkut Camii)‘dir. Bu bina, Antalya’nın dinler tarihinin özetidir: Önce bir Roma tapınağı olarak inşa edilmiş, Bizans döneminde devasa bir kiliseye (Panagia) çevrilmiş, Selçuklu fethiyle cami olmuş, Haçlı Seferlerinde tekrar kilise yapılmış ve Osmanlı döneminde Şehzade Korkut tarafından nihai olarak camiye dönüştürülmüştür. 19. yüzyılda çıkan büyük bir yangınla minaresinin ahşap külahı yanıp “kesik” bir görünüme kavuştuğu için bu adı almıştır.
Mermerin Sanata Dönüştüğü Yer: Antalya Arkeoloji Müzesi
Kaleiçi’nde kentin tarihini soluduktan sonra, o tarihi yazan imparatorların yüzlerini görmek için rotamızı müzeye çeviriyoruz. Eğer Antalya’daki tüm o devasa antik kentleri gezecek vaktiniz veya enerjiniz yoksa, tek bir adrese gitmelisiniz: Antalya Arkeoloji Müzesi.
Bu müzenin çok dramatik bir kuruluş hikayesi vardır. I. Dünya Savaşı’nın ardından Antalya’yı işgal eden İtalyan kuvvetleri, antik kentlerdeki heykelleri ve eserleri toplayıp İtalya’ya kaçırmaya hazırlanırken; lise öğretmeni Süleyman Fikri Erten, kendini fahri “Asar-ı Atika” (Eski Eserler) memuru ilan ederek bu eserleri Tekeli Mehmet Paşa Camii’nde toplamış ve tarihimizin yağmalanmasını tek başına engellemiştir. İşte o mütevazı başlangıç, bugün “Avrupa’da Yılın Müzesi” ödüllü bu devasa komplekse dönüşmüştür.
Özellikle Roma dönemi heykel sanatı açısından dünyadaki en prestijli koleksiyonlardan birine ev sahipliği yapar. Perge Antik Kenti’nden çıkarılan tanrı ve imparator heykellerinin sergilendiği “İmparatorlar Salonu” ile mitolojik sahnelerin mermere bir dantel gibi işlendiği “Lahitler Salonu” insanın aklını başından alır. Amerika’dan yıllar süren çetin bir hukuk mücadelesi sonucu Türkiye’ye geri getirilen o meşhur “Yorgun Herakles” heykeli de, tüm yorgunluğu ve ihtişamıyla burada, kendi anavatanında sergilenmektedir. Mermer figürlerin giysilerindeki kıvrımlara ve yüzlerindeki ifadelere bakarken, taşın nasıl canlandığına hayret edeceksiniz.
Pamfilya’nın İhtişamlı Kentleri: Perge, Aspendos ve Side

Antalya merkezin hemen doğusunda başlayan bu bereketli düzlükler, sıradan harabelere değil; planlı şehirciliğin, su mühendisliğinin ve akustik sanatının dünya üzerindeki en kusursuz örneklerine ev sahipliği yapar.
Suyun ve Mermerin Şehri: Perge Antik Kenti (Aksu)
Antalya şehir merkezine oldukça yakın bir konumda yer alan Perge, bir zamanlar Pamfilya bölgesinin tartışmasız başkenti ve en düzenli Roma metropolüydü. Truva Savaşı’ndan sonra Anadolu’ya göç eden kahramanlar tarafından kurulduğuna inanılan bu kent, Hristiyanlık tarihi için de çok kritiktir; zira Aziz Pavlus (St. Paul) misyonerlik yolculuklarına Perge’den başlamıştır.
Perge’ye adım attığınızda sizi önce Helenistik dönemin savunma dehasını gösteren, kente girişi sağlayan o devasa, yuvarlak iki kule karşılar. Ancak kentin asıl büyüleyici özelliği, ortasından geçen ve 2000 yıl önce şırıl şırıl akan o devasa su kanalı ile kentin ana omurgasını oluşturan görkemli sütunlu caddeleridir. Sıcak Akdeniz yazlarında bu su kanalı sadece kentin su ihtiyacını karşılamakla kalmıyor, aynı zamanda caddede yürüyen Romalıları serinleten devasa bir klima görevi görüyordu.
Dünyanın Akustik Mucizesi: Aspendos Antik Tiyatrosu (Serik)
Dünya üzerinde “Antik Tiyatro” denildiğinde akla gelen ilk, en görkemli ve en kusursuz yapı şüphesiz Aspendos‘tur. M.S. 2. yüzyılda, Roma İmparatoru Marcus Aurelius döneminde yerli mimar Zenon tarafından inşa edilen bu tiyatro, günümüze o devasa sahne binasıyla (skene) birlikte tam teşekküllü ulaşabilmiş dünyadaki nadir eserlerden biridir.
Aşkın, Kölelerin ve Korsanların Limanı: Side Antik Kenti (Manavgat)
Anadolu dillerinde “Nar” anlamına gelen Side, dünyada benzeri az bulunan eşsiz bir “Müze Kent”tir. Çünkü modern Side kasabası, doğrudan antik kentin kalıntıları üzerine, onunla sarmaş dolaş olacak şekilde kurulmuştur. Burada butik bir otele veya markete giderken bile asırlık bir Roma sütununun yanından, cam tabanlı yolların altından geçen antik kalıntıların üzerinden geçersiniz.
Antik çağda Pamfilya’nın en önemli liman kenti olan Side, bir dönem Kilikyalı korsanların eline geçmiş ve Akdeniz’in en büyük köle pazarlarından birine dönüşmüştür. Limana kurulan devasa pazarda binlerce köle alınıp satılmıştır.
Likya Yolu’nun Gizemli Durakları: Batı Antalya

Antalya’nın batı sahilleri (Kemer, Kumluca, Demre, Kaş rotası), sadece dünyanın en iyi yürüyüş rotalarından biri olan Likya Yolu’na ev sahipliği yapmakla kalmaz; aynı zamanda doğa ile tarihin en kusursuz şekilde birbirine karıştığı yerdir.
Ormanla Denizin Kucaklaştığı Antik Liman: Phaselis (Kemer)
Eğer “Hem tarih gezeyim hem de çam ağaçlarının gölgesinden antik bir limanın sularına atlayıp serinleyeyim” diyorsanız, yeryüzündeki en doğru adres şüphesiz Phaselis‘tir. M.Ö. 7. yüzyılda Rodoslu kolonistler tarafından kurulan bu kent, konumu itibarıyla o kadar şanslıdır ki; Kuzey, Güney ve Savaş (Merkez) Limanı olmak üzere tam üç ayrı doğal limana sahiptir.
Antik çağda burası ticaretin ve zenginliğin merkeziydi. Hatta Phaselis tüccarları, gittikleri her yerde ticari zekalarıyla (ve bazen kurnazlıklarıyla) ün salmışlardı. Kış aylarında bu kente gelen Büyük İskender, Phaselis’in doğasına ve limanlarına o kadar hayran kalmıştır ki, kent halkı ona som altından bir taç hediye etmiştir. Şehre adım attığınızda, limanları birbirine bağlayan geniş ve düz mermer caddede (Kral Yolu) yürürken sağınızda ve solunuzda antik dükkanları, agorayı ve tiyatroyu görebilir, yürüyüşün sonunda kendinizi Akdeniz’in o pırıl pırıl sularında bulabilirsiniz.
Korsanların Yurdu ve Sönmeyen Mitolojik Ateş: Olympos ve Yanartaş (Çıralı)
Phaselis’ten biraz daha batıya gittiğinizde, Akçay deresinin denizle buluştuğu o dar ve yemyeşil vadide, genç gezginlerin ve doğa aşıklarının uğrak noktası olan Olympos Antik Kenti‘ne ulaşırsınız. Helenistik dönemde kurulan Olympos, bir dönem ünlü Kilikyalı korsan Zenicetes’in karargahı olmuş ve Roma donanması gelene kadar Akdeniz’de terör estirmiştir. Dere kenarındaki ormanın içine gizlenmiş, sarmaşıklarla kaplı tapınak kapılarını ve lahitleri gezerken, kendinizi adeta bir “Indiana Jones” filminde hissedersiniz.
Olympos’un hemen yanındaki Çıralı sahilinden dağa doğru çıktığınızda ise karşınıza binlerce yıllık bir mucize çıkar: Yanartaş (Chimaera). Kayaların arasından çıkan doğal gazın kendiliğinden alev almasıyla oluşan bu sönmeyen ateşler, mitolojiye de ilham vermiştir.
Kayalara Oyulmuş Ölümsüzlük ve Noel Baba’nın Evi: Myra ve St. Nicholas (Demre)
Likya Yolu’nda Demre ilçesine ulaştığınızda, dünya tarihi için iki devasa miras sizi bekler.
Myra Antik Kenti: Sarp bir yamaca, adeta devasa ve çok katlı birer apartman gibi ince ince oyulmuş Likya kaya mezarları, dönemin ahşap ev mimarisinin taşa yansımış en kusursuz halidir. Likyalılar, ölülerini dağların en yüksek tepelerine gömerlerdi; çünkü ruhlarının kuşa dönüşerek gökyüzüne daha kolay ulaşacağına inanırlardı. Hemen altındaki devasa antik tiyatro ile birlikte bu manzara, Antalya’nın en ikonik fotoğraflarından birini oluşturur.
St. Nicholas (Noel Baba) Kilisesi: Tüm dünyanın kırmızı kıyafetleri ve geyikleriyle “Noel Baba” olarak bildiği figür, aslında 4. yüzyılda Myra’da (Demre) yaşamış, yoksulların, çocukların ve denizcilerin koruyucusu olan Piskopos Aziz Nikolaos’tur. Ölümünün ardından onun adına inşa edilen bu kilise, lahitini (kemiklerinin bir kısmı İtalyan tüccarlar tarafından Bari’ye kaçırılmıştır) barındırdığı için bugün Ortodoks Hristiyan dünyasının en önemli hac merkezlerinden biridir. Zemindeki mozaikler ve duvarlardaki freskler büyüleyicidir.
Suların Altındaki Tarih ve Yalnız Lahit: Simena (Kaleköy) ve Batık Şehir
Demre’den Kaş’a doğru ilerlerken, Kekova Adası’nın tam karşısında Türkiye’nin en masalsı yerleşimlerinden biri bulunur: Simena (Kaleköy). Burası, Türkiye’de karayolu ulaşımı olmayan, sadece teknelerle veya Likya Yolu patikalarından yürüyerek ulaşılabilen eşsiz bir köydür.
Köyün tepesindeki Simena Kalesi’ne daracık ve çiçekli sokaklardan tırmanırken, yamaçlara serpiştirilmiş Likya lahitlerini görürsünüz. Kalenin içine girdiğinizde ise, doğal kayaya oyulmuş dünyanın en küçük antik tiyatrosu (sadece 300 kişilik) ile karşılaşırsınız. Ancak buranın asıl şöhreti, büyük depremler sonucu suların altına gömülen Kekova Batık Şehri‘dir.
Tekneyle adanın kıyısına yaklaştığınızda, turkuaz suların birkaç metre altında eski Roma evlerinin merdivenlerini, oda kalıntılarını, sokakları ve kırık amforaları kristal netliğinde görebilirsiniz. Denizin tam ortasında tek başına duran ve suların yarısına kadar yuttuğu o meşhur Likya lahiti, zamanın ve doğanın gücü karşısında insanın ne kadar küçük kaldığının en güzel özetidir.
Dağların Zirvesindeki Kartal Yuvaları: Termessos ve Sagalassos

Antalya sahilinin o nemli ve ağır havasından Toroslar’a doğru tırmanmaya başladığınızda, hava serinler, çam kokuları keskinleşir ve karşınızda insan aklının sınırlarını zorlayan antik mühendislik harikaları belirir. Bu kentler sıradan yerleşimler değil, birer güç gösterisidir.
Büyük İskender’in Kuşatamadığı “Yenilmez” Şehir: Termessos Antik Kenti
Antalya-Korkuteli yolu üzerinde, Güllük Dağı’nın sarp zirvelerine (yaklaşık 1050 metre rakıma) bir kartal yuvası gibi kurulan Termessos, Türkiye’nin orman içinde en iyi korunmuş ve en vahşi görünümlü antik kentidir. Kendilerine “Solymler” diyen ve Anadolu’nun en eski halklarından olan Termessoslular, savaşçı ve bağımsızlıklarına ölümüne düşkün dağlılardı.
M.Ö. 333 yılında Büyük İskender, ordularıyla bu kentin eteklerine geldiğinde o sarp kayalıkları ve Termessosluların acımasız savunmasını görmüş, bu kenti “kartal yuvası”na benzeterek kuşatmaktan vazgeçip yoluna devam etmiştir. Tarih boyunca hiçbir imparatorluğun zorla boyun eğdiremediği bu kenti gezerken, doğanın kalıntıları nasıl yuttuğunu göreceksiniz.
Kentin zirvesine ulaştığınızda ise sizi o meşhur Termessos Antik Tiyatrosu karşılar. Uçurumun tam kenarına inşa edilmiş bu 4 bin kişilik tiyatronun en üst basamağına oturduğunuzda, karşınızda uzanan o devasa Pamfilya ovası ve uçurum manzarası kelimenin tam anlamıyla başınızı döndürecek.
Aşkın ve Bulutların Üzerindeki Şelale: Sagalassos Antik Kenti (Ağlasun)
Antalya turlarının ayrılmaz bir parçası olan, ancak resmi olarak komşu ilimiz Burdur sınırlarında yer alan Sagalassos, 1750 metre yüksekliğiyle antik çağın en önemli metropollerinden biridir. Termessos’un aksine Büyük İskender burayı kanlı bir savaşın ardından ele geçirmeyi başarmıştır. Roma döneminde ise imparatorların en gözde kentlerinden biri olmuş, çanak-çömlek üretimiyle devasa bir zenginliğe ulaşmıştır.
Sagalassos’u dünyadaki diğer tüm antik kentlerden ayıran ve onu benzersiz kılan tek bir mucize vardır: Antoninler Çeşmesi. M.S. 161-180 yılları arasında inşa edilen bu devasa, çok katlı anıtsal çeşme, Belçikalı arkeologların muazzam restorasyonu sayesinde ayağa kaldırılmıştır. İşin büyüleyici kısmı; çeşmenin suyu, 2000 yıl önce olduğu gibi bugün de dağın zirvesindeki orijinal kaynağından gelerek heykellerin arasından şırıl şırıl antik havuzun içine akmaktadır. Bulutların hizasında, binlerce yıllık bu çeşmeden avuçlarınıza su doldurup içmek, tarihe dokunmanın en somut, en lezzetli halidir.
YeGez Antalya Ziyaretçi Rehberi: Akdeniz’de Hayatta Kalma ve Keyif Çatma Sanatı

Antalya’yı sadece devasa bir tatil köyü gibi değil, binlerce yıllık bir efsaneler diyarı gibi gezmek istiyorsanız, YeGez’in altın değerindeki şu kurallarını cebinize koymalısınız:
Antalya Gastronomisi: Ezber Bozan Lezzetler
Antalya mutfağı, Yörüklerin et ve hamur işi kültürü ile Akdeniz’in ferahlığının kusursuz bir sentezidir. Otel büfelerinden sıyrılıp şu yöresel şaheserleri mutlaka tadın:
YeGez Hayat Kurtaran İpuçları: İklim ve Ekonomi
Kapanış: Toroslar’ın Gölgesinde Binlerce Yıla Veda
Antalya; sadece güneşin, denizin ve kumun değil, mermer üzerine kazınmış insanlık tarihinin en görkemli sahnelerinin şehridir. Hadrian Kapısı’nın altından geçerken Roma lejyonerlerinin ayak seslerini duyar, Yivli Minare’nin firuze çinilerinde Selçuklu’nun zarif ruhunu hisseder, Termessos’un zirvesinden Pamfilya’ya bakarken ise özgürlüğün ne demek olduğunu iliklerinize kadar yaşarsınız.
Bu devasa coğrafyayı tek bir seferde, birkaç güne sığdırarak bitirmek imkansızdır. Antalya, sizden hiçbir zaman ayrılmaz; her ziyaretinizde keşfedilmeyi bekleyen yeni bir antik tiyatro, suların altında gizlenmiş yeni bir Likya lahiti veya dağların ardında sönmeden yanan yeni bir efsanevi ateş sunar. YeGez olarak hiçbir pratik ve tarihi detayı atlamadan hazırladığımız bu rehberin, Akdeniz’in bu eşsiz köşesinde size en iyi şekilde kılavuzluk etmesini diliyoruz. Mermerin denizle kucaklaştığı bu yeryüzü cennetinde, yollarınız hep açık olsun!
Antalya rehberleri
Antalya ile ilgili 18 rehber daha sizi bekliyor.




















